June | 2010 | {Yaratıcı Bir Başlık}

Monthly Archives: June 2010

>Bonzai

Hayatlarımız elimizdedir. Ancak birileri tarafından kırpılmak istenmektedir devamlı. Tıpkı bonzai ağaçlarına yapılan gibi…

Başta aileler bizi birer ağaç gibi sularlar, büyümemiz için gübre atarlar. Ancak belirli büyüklüğe geldiğimizde bizi budamaya başlarlar. En azından çalışırlar. İstedikleri gibi bir evlat yetiştirebilmek için. Eğim vermeye çalışırlar. Bunları yadırgamamak lazım. Doğru yapılan budama daha hızlı büyümeyi sağlar. Ancak bu budama şekil vermek için olmaya başlar.

İşte o vakit sürtüşmeler başlar. Gerçi daha çabuk ve verimli büyüme gerçekleşmesi için budamalarda bile gerçekleşir. Çünkü budama dallarının kesilmesi anlamına gelir. Tek tek kesilir. Canın acır. Bazen istenilen budama yanlış dalları da keser. Ve tam büyüme gerçekleşmez. Bir tarafımız eksik kalır. Böyle büyürüz(Büyümek dersek buna tabi).
Toplum budamaya çalışır bizi, insanlar, tanıdıklar, sevgililer, kardeşler, abi’ler ve tüm insanlık. Sizinle ilişkili herkes(üzerinizde hak iddaa edemeyenler bile) sizi budamaya çalışır. Keser sonuçlarını görmeden…
Ve fark etmeden sende budarsın insanları. Çünkü böyle görmüşsündür. O dal seni rahatsız ediyordur. Sana battığı için değil sadece güzel gözükmediğini düşündüğün için budamak istersin…
Ve fark edemezsin birisi gözüne sokmadıkça ne yaptığını. Gözün acır. Uyuduğunu anlarsın. Dalın kalmış kendine özgü ve elinde bir bağ makası sağdaki soldaki insanların peşinden koşuşturuyor olduğunu fark edersin…
Ben budama yaptım. Kabul ediyorum. Ama beni budamaya çalışanlara gözlerine soktum ne kadar doğru olduğunu bilsem bile dallarımı. Uyanma sırası bende galiba. Artık elimdeki bağ makasını bırakmak istiyorum…

Lütfen Beni Öldürme…

>

Geçen gün bir yerde denk geldim bu filme. Çok kısa bir bölümünü izleyebildim(çok güzel filmdir kendisi tavsiye ederim). Neyse asıl konuya geleyim. Bir kısmında yazar yüksek bir binadan kendini boşluğa bırakmanın nasıl bir his olacağını öğrenmeye çalışıyor. Masanın üstünde gözleri kapalı bir şekilde gökdelenin tepesinde kendisini boşluğa bıraktığını düşünüyor.

Asıl dikkat çekmek istediğim o his. Ayaklarının altındaki zeminden ayrılarak serbest düşme hareketi ve çaresizlik…

Ama bir istek de vardır orada. Kendini boşluğa bırakmak.(Ya yarı yolda korkup/pişman olup geri dönmek istesen… tabi ki geri dönüş yok tabelasını unutmuşlardır girişte, en azından sen bunu bilirsin…) İşte bu yüzden paraşütle atlamak gibi ufak bir isteğim var. Kısa bir süre de ol. üzerime baskı yapan hayattan serbest düşme yaparak kurtulmak. Onlarla beraber yere kadar düşeceğim ancak olsun. Düşerken hepsi ile bende düşüyor olacağım.

>İstanbul…

>

İçinde istanbul olsun…

Peki nedir bu istanbul sevdası? İstanbul’u, İstanbul yapan nedir? İçinde yaşayanları mı? Vapur ile geçerken size eşlik eden martılar mı? Tarihi mi? Yaşarken verilen mücadele mi?

Nedir yani bu aşk, nedir bu sevgi? Gerçi bu sevgi yavaşça benliğine giriyor… Sarıyor etrafını… Nedir bu şehri bu kadar yaşanır kılan?

Belki içinde yaşayanlar. Her gün yüzünü görmek için uyandığın sevdiğin. Ya da keyif ile çalıştığın iş arkadaşların. Her akşam bi iki lafın belini kırmak için can attığın dostların. Belki de sadece bir fotoğraf çekmek.

Gün batımını izlemek mi yoksa? Boğazı seyrederek yudumladığın bir içeceğin keyfi mi İstanbul’u İstanbul yapan. Yoksa derin bir nefes çekerek aldığın yudumu armağan ettiğin sevdiğinin hasretimi.

Yoksa bir kıyıda kafanı dağıtmak için tahta iskelede duran vapuru mu izlemenin verdiği keyif midir? Ya da sevdiğini istediğin gibi özgürce sarıp hayatı en derinlerine çekerek hayatta olduğunu hissetmek midir?

Oysa ki tam anlamı ile istanbuldan kaçmıştım ilk gördüğümde… Ben sakin bir şehrin, sakin bir genciydim. Bu kadar kalabalık ve koşuşturmaca beni korkutmuştu… Üniversiteye gelmek için istanbul’u seçmemiştim bile… Çünkü orası beni yutar diye… Galiba yuttu da. Ama bundan mutluyum. Çünkü seviyorum.

Bir martının kanadında,

Gezsem seni karış karış…

>Bir Şeyler Yazmak

>Eskiden severdim kağıt ile kalemin uyumunu… Sanki ben yazmıyordum, kalem zevk alıyor, kıskanıyor, sinirleniyor ve kızıyordu sanki kağıda… Kelimeler akıyor gidiyordu. İşte bunu yapmayalı çok olduğunu fark ettim yine… Ancak elimde ne doğru düzgün bir kağıt kaldı(kalbin kadar temiz bir kağıt ;). Yine sanallık üzerinden bunları yazıyorum. Ama tam bir tatmin duygusu yaşayamıyorsun galiba… En azında ben bunu hissediyorum. Peki neden bunları yazıyorum? Derdim nedir yani. Bir süredir isyan ettiğim şeyin üzerinden geçildiğini fark ettim. Artık insanlar yeniden blog yazmaya başladılar. Bir kaç tanesini okuduğumda gaza gelmiştim. Bende yazayım fikirlerimi. Sonuçta bir etkileşim zincirinin bir parçası olmak istedim… Ancak işte okulu bitirme çabalamaları içerinde boğuldum.

Peki ya şimdi?
Şimdi daha rahatım. Huzurlu ve mutlu muyum? Pek değilim… Bugün kalan tek dersten kalacağımı öğrendim. Ancak kesin değildi… Kesin olsun daha sonra sövmeye başlarım diye düşünüyorum:)
Peki “bana bakın” durumunda ne bahsedebilirim?
Bir süredir ufak tefek blog yazıları hazırlamıştım. onları hazır edip bugünlerde yayınların diye düşünüyorum. Ama aksilik olur kızmayın hemen…
Okulu bitirmeye çabalıyordum. Galiba başarısız oldum. Bu konuda belki bi iMac gelebilir :p
Okulda öğretilen(en azından öyle iddaa edilen) şeylerin çok azını öğrendiğimizi gördüm. Pek çok şey unutuluyor. Tekrar edilmesi ya da adam gibi anlatan birileri tarafından sevilerek anlatılması gerekiyor… Bu konu hakkında bi büyük düşüncem vardı. Ama kandil’miş. O kadar da günaha girmeyelim dedim. 12 den sonra bişiler bakarım büyük ihtimal…
Bu aralar Redd ile Jehan Barbur dinliyorum. Sakinleşiyorum. Bir süredir uykusuz okuyorum. Bu kültürden nasıl yoksun kaldığımı anlamış değilim… Vaktinde dergi olarak Level okurdum. Sanki bu durumu hobi olarak sadece bilgisayarı seçmemden kaynaklanıyor. Bu işi severek yapmamın tek kaynağı bu hobi. Evi birazcık dağıttım tabi malum sınavlar falan… Temizliğe geçmem gerekiyor… En önemlisi yavaştan kendimi toparlamam gerekiyor… Hayatta ne kadar büyük saçmalıklar olsa da onlarla mücadele etmek gerekiyor…
Yakın zamanda yaptığım İstanbul ziyaretlerimde artık bir İstanbul sevdalısıyım. Vaktinde abartıldığını düşünürdüm. Ancak en güzel kural olan “Yaşa ve öğren” gerçekleşti.
Sonraki hayatımı burada geçireceğim için üzülüyorken artık seviniyorum… Tabi ki vakti geldiğinde yine ufak sinirlenmeler yaşayacağımı düşünüyorum.
Herkes gibi ufak bir İstanbul yazısı yazmayı düşünüyorum… Hayata dair, İstanbul’a dair… Birde güzel bi fotoğraf makinem olsaydı iyidi ama neyse. İşe başlayabilirsem onu da alacağım…
Hayatımda güzel olan şeyler de var ama onlar benim içimde gizli…

>Al beni yar götür…

>Götür gittiğin yere…

Burası daha bir saçma artık…
Kalmak istemiyorum burada…
Denizi görüp tuzun tadını alayım…
Mutlu olayım artık…
Dinlenebileyim artık…
Günlerin geçmesi için güzel günleri düşlemek yerine, o günlere gidelim…
Sabah olsun mutlu uyanayım…
Günün yükü çökmeden omuzlarıma, uyanayım güzelce…
Saçmalıklardan uzaklarda…
İnsanın olduğu her yerde saçmalık varsa insanlardan uzaklara gideyim…
Çünkü bitmek üzereyim… Parçalanıyorum yavaş yavaş… Toparlanmam gerekiyor…