November | 2013 | {Yaratıcı Bir Başlık}

Monthly Archives: November 2013

Her şey olabilmek için hiçbir şey olmak

Yine döndük başa.

Fotoğraf çekerken bir noktaya odaklanıp arka planı olabildiğince flu yaparak ön plana çıkartmak gibidir. Peki ama ya odağımızı değiştirdiğimizde arka plana odaklandığımızda kocaman bir leke gibi kalırız fotoğrafta. Yapılması gereken şey odak noktasını değiştirmek, otomatik odak kullanıyorsak odak noktalarını değiştirmektir.

Bu olması gerekendir. Neden bu kadar bencilce arkada dönen her şeyi bir kenara atıp bir nesneye odaklanıyoruz? Güzellik. Güzellik bir ana ait değil midir? Bu anı yaratan ortam/arka plan değil midir? Teknikler arka planlar vs vs.

Şimdi işin daha felsefi şeklinden bakalım. Her şey biz olabilmemiz için arka plandan bağımsız olmamız lazım. Ya da arka planı da biz oluşturmalıyız. tüm fotoğrafa/hayata yayılmalıyız ki gerçekten sadece ben/biz olabilir. Peki arka planı bir hiç diye yargılarken kendimizi hiçliğe kabul ettirdiğimizde gerçekten her şey olabiliriz. Ve mutlu bir fotoğraf olabiliriz.

Kuruyum bugün

Kurudum bugün,
Gözlerim kuru,
Tenim kuru,
Damarlarımdan kan çekilmiş gibi kuruyum.
Bir kağıt kesiğinde kan sızmayacak kadar kuru ellerim.
Dudaklarım kuru,
Gülsem parçalanacaklar diye düşünür oldum.

Film makarası

36 poz iso 200 değerinde hala bulunabilen bir adet makara var masamda. 3-5 poz çektim güzel hatıralar. Güzel bir ekim akşam üstü analog makinam bozuldu. Enstanesi bozulduğu için uzun süre 1/4 kadar uzun sürüyordu perde açık kalma süresi. Üzüldüm, sıkıldım. Çektiğim pozları göremeden, makaranın kalanını kullanamadan bitti dedim.

Sonra bir hinlik aklıma geldi. Usulca geri sardım makarayı. Makarayı tam sararsam bir daha açamayacağımı bildiğim için ileri sargı mandalından kurtulduğunu hissetmem önemliydi. Zorla dönen makara ufak bir tıkırtı ile kurtuldu. Analog makinemin tamire verip tekrar kullanılabilir hale gelmesi için beklemem gerek. Daha merak uyandıran ise kullandığımı makara ile çektiğim fotoğrafların tekrar pozlama yapmadan devam edebilmek olacak. Ancak bunu başarıp başaramayacağımı zaman gösterecek. Şimdilik ben makinem ile makarama bakıp neler çektiğimi düşüneceğim.

 

Mutlu olmak hakkında

NOT: Bu yazıyı ne zaman yazdığımı bile hatırlamıyorum ama taslakları temizlemek lazım. Hepsi eski ilişkiler gibidir.

 

Mutlu olmak hakkında bir siteye girdiğinde(ki genelde girilmez) aradığın şeyleri ilk başta görmek istersin.

Nedir insanlara mutluluğu anımsatan?

– Sadelik
– Sıcak renk tonları
– Orada güvende olduğunu hissedebileceği bir yörünge.

Peki biz ne yapıyoruz?

İnsanları bir alışveriş merkezindeymişcesine binlerce renk cümbüşü, reklam ve karmaşık yönergeler içerisinde kaybolmasını sağlıyoruz. Burada temel sorun insanların buradaki her şeye ilgisini çekebilmek ve olabildiğince sitede zaman geçirmesini sağlamaktır. Bu kısa bir süre için akıllıca gözükebilir. Sürümden kazanmak diye bahsedeceğim sanırım bu durumdan. Sürümden kazanma mantığında olabildiğince çok ürünü göz önüne sunar ve olabildiğince ilgi görmesini beklenir. Kafa karıştırır, kavga çıkartır, bazen de göz çıkartır.

Peki bunun devamlılığı için ne yapılması gerekir? Sürekli yeni ürünler ile değişken yapıda bir tasarım. Gelinen her seferinde taze ürün görmek isteyenlere hitap edilir. Peki buradaki büyük sorunu görebiliyor musunuz? Özellikle bir sitede dinamik bir içerik gerçekten çok büyük bir yük oluşturur. İçeriğin olduğu gibi tasarımında belirli aralıklarla değişmesi gerekir. Bu kadar büyük iş yükü üzerinde bulunan bir kuruluş/site gerekli çalışan kadrosu yok ise üzerindeki yük ile kalitesiz iş çıkartmaya ve müşterisini kaybetmeye başlar.

Ancak buradaki temel alınan kitle genel itibarda günlük olarak gelmez. İnsanlar hayatlarının ufak bir parçasında bu kadar hareketliliği severler(Televizyon işini hala anlamış değilim kabul). İnsanlar belirli bir zamanını geçirdikten sonra oturup dinlenirler. Bunu bir kitap okuyarak, müzik dinleyerek ya da ev işi yaparak geçirirler. Burada dikkatin çekilmesi gerektiği yer ise insanlar belirli kalıpları olan düzenliliği seven ve yaptığı işe odaklanabileceği bir görüntüyü sever.

Kitabı ele alırsak; belirli bir sayfa yapısına sahiptir. Belirli bir yaprak türüne sahiptir. Okunabilir olanlar genel olarak mat yüzeyli ve biraz olsun pürüzlü yüzlüdür. Dokunabildiğini hissedebildiğin bir yapı ile hem görme hem dokunma duyuları ile insanlara o güveni verebilmekte yatıyor sanıyorum. Usulca 2 duyuya hitap etmek. Ama bunu saldırı yapmamak lazım. İnsanların işi yapmalarını sağlamak istiyorsak bu işi nazikçe yapılması gerekir.

Bir yudum sıcak şarap

Bir yudum sıcak şaraba hasret kalır gibiyim bu aralar..

Sensizlik vuruyor bazen kalbime ıssız gecelerde.

Yalnızlığım ile başbaşa iken nedeni sensizlikmiş gibi olur her gece

Ve her gece bir yudum daha hasretliğim artıyor sana.

Soğuk geceler de üşür oluyorum bazen,

İçimi ısıtacak bir yuduma hasret kalıyorum tam bu aralar.

 

Geri Dönmek

Bir kere deneyimlediğim radyo programı işini düşündüm hep(Konuk olarak katılmıştım). İnsan kendi başına bir radyo programı yapıyor. Ufak bir odanın içinde kafasında göre parçaları sıralıyor ve kendisinin belirleyeceği şeylerden bahsediyor. Acaba dinleyen birileri var mı? Birilerinin dinlemesi gerekiyor mu ki konuşmak için? Kendi başına olmanın bir şeyleri olabildiğince anlatmanın dayanılmaz güzelliği mi yoksa farkında olunmamasının dayanılmaz acısı içinde mi kıvranılır?

Tüm yaptıklarımız birilerini tarafından beğenilsin veyahut takdir edilsin diye mi yapıyoruz? Yoksa sadece içimizden öyle geldiği için mi? Önemli olan kimin için yaşadığımız mıdır? Dünyayı kurtarmak, dünyada yaşayanları sevdiğimiz için mi yapmalıyız yoksa daha güzel yaşanacak bir yerimiz olmadığı için mi?

Tam da şimdi akla gelen bir soru, ne alakası var arkadaşım geri dönmek ile diyeceksiniz. Duyar gibi oluyorum. Kendim için bırakmıştım buralarda yazmayı. Kimse okumadığını var sayarak uzunca yazdım. Sonra birileri okuması için çabaladım. Sebep?

Her şeyin bir sebebi vardır. Bazı asansörler Türktür. Bazı dolmalar yağ gibi akar. Ve ben geri dönerim. Bakmaya, görmeye değer gördüklerim için geri dönmek gerekiyor.

Kimse unutulmak istenmez

Sanırım özellikle unutulmak istenen birisi yoktur. Ne kadar sevmese de birileri tarafından hatırlanmak, bazen sorunları ile yüzleşemez olduğu bir anda hatırlanmak ister. Boğulmak üzereyken tekrar hayata dönebilmek. Çünkü boğuluyoruz istemeden. Nedenlerini bilmediğimiz şekilde sürüklendiğimiz hayatta boğulmadan duramıyoruz.

Hadi boğulup huzura kavuşalım diye düşünürken aslında kıyıya o kadar uzak olmadığımızı gösterilmesi gerekiyor. Bunu yapabilecek kadar farkında mıyız hayatımızın? Yoksa biz de mi boğuluyoruz hemen kıyıda. Birbirimizi kurtarabilir miyiz ki acaba?

Sanırım hepimiz bir panik içerisinde trafikte, sokakta, evde boğuluyoruz. Ne kadar yakınımıza sokuyoruz ki bizi kurtarabilecek insanları? Hatırlanmak bu yüzden sanırım garibimize gider. Gözlerimizin içine bakabilecek birisini bulabilmek bu yüzden çok zor gelir. Hali hazırda “kendi” suyumuz içinde boğulurken bile başkasına ihtiyacımız olmamasına o kadar önem vermişiz ki. Çok mu aciz bu bedenimiz ya da bu kadar mı yardım bekler ruhumuz?